Okulların pek çoğunda farklı yaş gruplarından öğrencilerle, bir konuyu ya da kavramı onlara öğretmek için onlarca çalışma sayfası ya da kavram kitabı/testi yapıldığını görüyoruz.

Bu uygulamada biz eğitimcilerin özellikle okul öncesi ve temel eğitim döneminde hayati olan ve kaçırdığımız bir nokta var: Çocukların öğrenmeleri için gerekli olan edinimsel ve duyusal yaşantıları kağıt üzerinden veremeyecek oluşumuz…

Özellikle dil ve kavram gelişiminin en yoğun olduğu okul öncesi dönemde kavramların çalışma sayfası üzerinden öğretilmesi pedagojik değil. Dili; devinim ve hareketlerle öğreniriz. Konuşmadan önce bebek elleriyle ve bedeniyle ses keşifleri yapar. Bir insan konuşmadan da bir dili işaret ve hareketlerle kullanabilir. Her ebeveyn ve çocuğu arasında konuşmadan önce geliştirdikleri ve birbirlerini anladıkları harekete dayalı bir konuşma dili vardır… Bebek her kavramı hareket karşılığıyla eşleştirerek zihnine kaydeder. Kaldı ki kavramları oluşturan dil, dili oluşturan ses ve harekettir. Hareket her şeyin kökenindedir.

Dili oluşturan kelime ve kavramlar bedensel deneyim ve hareketlerin kaydıyla gelişir. Daha önce hiç yükseklik deneyimimizin olmadığını ve kitapta ya da çalışma sayfasında ‘yüksek olanı x ile işaretle” gibi bir yönerge ile karşılaştığımızı düşünelim. Beynimiz sezgi ve tahminle, edindiği bilgileri transfer edebilmesiyle çalışma sayfasında gördüğü, tahterevallide yüksekte olan çocuğu işaretletebilir. Ancak kaldırım kenarında yürüyerek, ağaca tırmanarak, koltuk tepesinde gezerek, birdir bir oynayarak, bir evin camından yahut yüksek bir yerden bakarak, yerden yüksek oynayarak, yüksekten düşmeyi az çok deneyimlemiş bir bedenin zihinsel kaydı gibisi olamaz değil mi? Tüm bu deneyimsel kayıtlar ve kodlar bedenimizde olmadan, yüksekte duranı x ile işaretlemenin pek kıymeti ve anlamı kalmıyor…

Öğrenme ezber yoluyla değil, edinimsel olmalı. Önce beden, sonra malzeme ya da materyallere ellerle temas, sonra tek boyutlu bir çalışma sayfası… Kavramlar özelinde ise bu çok önemli. Sıcağı deneyimlememiş birine çalışma sayfasında ‘sıcak olanı işaretle’ yönergesinin verilmesi, güneş resmini işaretlemesinin istenmesi, ya da zıttı olarak soğuğu deneyimlememiş birinden ‘zıttını çizgiyle birleştir’ gibi bir yönergeyle buzu işaretletmesinin beklenmesi pedagojik bir sıralama değil. Çünkü edinimsel değil…

Her konuyu somuttan soyuta, bedenden tek boyuta doğru bir yolla ele almalıyız… Önce edinim söz konusu olmalı… Mesela mandala boyamadan önce bedenle mandalalar, materyallerle mandalalar, çeşitli doğadan malzemelerle mandalalar… Ya da doğada harikulade mandala örüntülerinden ilham alabiliriz… Günlük yaşamın gerçek işleriyle bu edinimsel yaşantıları zenginleştirebiliriz.

Örüntü kavramına da bu yolla geçmek pek keyifli.

Çocukların her gün masayı kurmaları ve 15 arkadaşları için tek tek masaya, ” 1 tabak, 1 çatal / 1 tabak 1 çatal / 1 tabak 1 çatal” koymaları da 2’li örüntü yapmaları demek. Günlük yaşamın gerçek işlerindeki bu matematiği, örüntüyü, müziği fark etmelerine alan açmak; konulara onları ayrı ayrı kategorize etmeden iç içe, edinimsel ve deneyimsel bir yolla da temas etmelerini sağlıyor. Her insan için pedagojik olan “somuttan soyuta öğrenme” “deneyim yoluyla öğrenme” ye de olanak sağlıyor. Fotoğrafta doğal mazlemelerle, onlarca beden ve ses mandalası ve örüntüsünden sonraki adım olan (ki beden hep devrede kalmaya devam ediyor) farklı malzeme ve materyallerle mandala ve örüntü oluşturan çocuklar var.

“Bedenden kağıda giden, somuttan soyuta giden” bu sıralamayı, her yaşa her yaşta deneyebiliriz. Hem bize, hem öğrencimize ya da çocuğumuza bir kağıdın sunduğundan çok daha fazla duyusal girdi ve zenginlik katacağını söyleyebiliriz. Kim bilir belki bu yolla ‘Bu bilgi hayatta benim ne işime yarayacak?’ sorusunun yerine ‘Bunu günlük yaşamda ya da başka hangi disiplinlerde bulabilirim, ya da başka nelerle ilişkilendirebilirim?’ sorusunu sormamıza ve öğrencilerimizin de sormalarına alan açmış oluruz… Bu yaratıcılığa ve sanata da alan açmak demek…

Devamı için

Diğer yazılar