Bazen öyle durumlarla karşı karşıya kalırız ki, işin içinden çıkılmaz gibi görünür. Bu durumlar; iş hayatımızla, sağlığımızla, ilişkilerimizle ilgili olabilir. Neyle ilgili olursa olsun, bazen durum kendini apaçık ortaya serer. Ne olup olamayacağı konusunda bir öngörümüz olduğu ve net olduğumuz halde, nasıl olacağı konusunda ki eylemlerimizin içeriği tamamen kendimizle kurduğumuz ilişkiye bağlıdır. Kendimizle kurduğumuz ilişki ise bağlanmamıza… Konu o kadar da basit değildir, koca bir ömrün köklerine; bebeklik ve çocukluk dönemimize uzanır. Değerli olduğumuz ihtiyaç duyduğumuz kadarınca hissettirilmemiş bir çocuksak yetişkin olduğumuzda, değersizlik duygusuyla baş etmeye çalışan biri olarak ve değer kovamızı sürekli doldurmaya çalışarak, karşılaştığımız her durum karşısında suçluyu kendimiz olarak tayin edebilir ve kendimizi madur pozisyonuna sokabilir, ağır aksak bir ilişki kurabiliriz. Bu sayede ilgiyi üzerimizde tutabiliriz. Ya da kutbunu yaşayıp sürekli karşı tarafı, birilerini, bir şeyleri suçlar; birilerini ve bir şeyleri değersiz, kendimizi de onlara kıyasla değerli yaparız.

Koşullu sevildiysek, mükemmeliyetçi yapıda biri olduysak, sürekli eleştirildiysek, suçluluk duygumuz yoğunsa, ya da başkasının bize vermediği değeri biz kendimize fazlaca vermeye çalışıp egomuzu fazla şişirdiysek…; başkasına acırız, üzülürüz. Bunun altında başkasını küçük görme ve kendini üstün tutma eğilimi olabilir. Tabi ki hiç bir denklem , insan söz konusu olduğunda iki satırla ya da iki örnekle anlatılacak kadar basit değil. Amaç bir şekilde kendimizle temas halimizin (ki bu ayna nöronlar sayesinde başkası üzerinden oluşur. Mevlana’nın insan sende ben olur demesi gibi.) ürünlerinin tam da eylemlerimiz olduğu gerçeğini kavramak.

Ne suçlu aramak, ne suçlu olmak…

Küçükken bize nasıl biri olduğumuz ile ilgili ne hissettirildiyse ya onu kabul etmek, ya aksini kanıtlamaya çalışmak. Her iki durum için de sonuç: ‘mutsuzluk!’. İşte bu kökler bizim için zemindir. Nasıl bir zeminde yürüyoruz?

Nasıl bir zeminde kaptanlık yapıyoruz gemimize?

Uzun lafın kısası, karanlıkta gölge ararsak; bulamadığımız için boşa üzülür, boşa kıskanır, boşa acır, boşa acı çeker, boşa zaman harcarız. Hayatlarımızda bunun pek çok somut örneği var. Önemli olan kendi gerçeğimiz ve çevre gerçeğini bilip, ikisi arasında denge sağlamak…

Bazılarımız bazı şeyler konusunda hızlı farkındalık kazanırken, yani kendi zeminini sağlamlaştırırken, bazılarımız için bu arayış uzun sürebilir. Ya da bazılarımızın bazı konular hakkında farkındalıkları olsa da, gemideki tayfalara bunu söylemek zor olabilir. Boşa uğraşıyoruz demeye dilimiz varmaz. Ya da deriz tayfalar anlamaz. Bir de şuraya bakalım. Bir de bunu deneyelim… Falan filan… Ben diyorum ki, gemide biziz, tayfalar da. Herkes ve yaşadığımız her an: kendimizle temas halimiz. Kendimizin aynası. Önemli olan sürekli hedefler koymak, sürekli birilerini birşeyleri aramak, acımak, acı çekmek yerine; sadece anda ve hislerde kalabilmek. “Neye ihtiyacım var?” sorusunun peşinden gitmek. Sol tarafta çok yük olunca da, dengede kalmak meselesi var. O zaman gemideki yükleri eşit dağıtmak gerekir. İşte bu noktada yükünü hafifletecek bir başkası devreye girer: Eş, çocuk, dost, sevgili, arkadaş, aile üyeleri…

Bu bir başkası bazen deniz olur, bazen yükünü denize atan. Bazen yanından geçen başka bir geminin kaptanı. Kim olacağı yine aynı nedene bağlı: “Kendimizle kurduğumuz ilişkiye.”

Kendimizle ve kendimiz üzerinden kurduğumuz sağlıklı ilişkinin anahtarı ise “kabul” den başkası değil…

Ekim 2017

Devamı için

Diğer yazılar