Bisiklete binmek gibi aslında hepsi. Asıl olay dengeni bulmakta. Dengeni bulduysan şayet, bazen ellerini bırakabilirsin.
Bazen ayaklarını pedaldan çekebilirsin. Denge ruh gibi… İçinde bir yerde. Bisiklete ayaklarının çevirdiği pedallarla, ellerinin tuttuğu direksiyonla değil, dengenle yön veriyorsun. Hayatına ruhunla yön verdiğin gibi.
Bir gün biri vesilesiyle çocuk ya da büyük, aptal ya da akıllı, ya da şanslıysan kendin; neye ihtiyacın olduğunu fark ediyorsun. Mesela susadığını! Ve ancak susadığını fark edersen her gün geçtiğin yolun kenarındaki çeşmeyi görebiliyorsun… Ve bu çeşmeden su içmek için ücret ödemene gerek yok.
Sonra durma kararı alıyorsun.
Karar vermek de en az denge kadar mühim.
Durup kana kana su içiyorsun.
Burada da denge devreye giriyor.
Çok içip şişmemek gerek…
Çeşmenin üzerinde besmele ve tanımadığın birinin ismi yazılı. Ancak inancın suyunu içmeden önce besmele çektirip tanımadığın birine dua ve teşekkür ettirecek kadar genişletiyor kalbini. Zaten “karşılıksız sevgi” ve şükran duygularını güçlendirmekten öte ne anlamı var ki!?
Yine bir gün, bir bakıyorsun, sana çok benzeyen bir küçük insan bisikletin arkasında oturuyor.
“Anne!” diyor, “Anne rahat mısın? Herşey yolunda mı?”.
“Evet” diyorsun, “Evet küçüğüm herşey yolunda…”.
Sağ salim eve varıyorsun sonunda, sadece kendinle…
Hepsi bu işte. Hepsi bu:
“Hepsi bir” “kendin olma” yolculuğu…